Kime Emanet Ediyoruz Aşkı?

Sevginin açlığı sarınca bedenimizi, biraz şımartılmak isteyince ruhumuz, kalbimiz birine kanmak isteyince, başka bir yüreğin içine saklanıp bu dünyadan uzaklaşma özlemi çöreklenince; karşımıza çıkan ilk ışığa bir değer katıyoruz.

Var ediyoruz yok olanı, olmayanı olduruyoruz. Sıfatlar yüklüyoruz karşımızdakinin haberi olmadan, kimseye söylemediğimiz hayaller kuruyoruz.

Birine, hiç de layık olmadığı değerler veriyoruz. Üstelik onların böyle bir talebi olup olmadığını bilmeden! Senaryoyu biz yazıp, filmi biz çekip, oyunculuğunu da biz üstleniyoruz.

Aslında ihtiyacımız olan şeyi unutup, kurduğumuz binayı süslemeye başlıyoruz. Bir evi dekore eder gibi, farklı renklerle boyuyoruz; perdeler, yastıklarla şenlendiriyoruz. İyi de, deprem olunca ne olacak? Bu binanın temeli sağlam değil ki! Üstelik ihtiyacımız olan şey bina da değildi! Bütün bunları yaparken, asıl olanı, yani sevgiye olan ihtiyacımızın doyurulması gerektiğini unutuyoruz.

İnandırıyoruz kalbimizi, kendi kurduğumuz hayale. Aklımız arada bir ikaz ediyor bizi, sesini duymamayı tercih ediyoruz. Çünkü elimizde –mış gibi yaptığımız, aşk sandığımız, bizimle ilişkisi olan biri oluyor.Bütün bunlar yetmiyor; bir de hayatımızın merkezine oturtuyoruz o birlikteliği. Her şeyimizi ona göre ayarlıyoruz. Gereksizce fedakar, istenilmediği kadar verici, fazlaca cömert oluyoruz.

Hepsinin üstüne beklentilerimiz geliyor. Kendi inşa ettiğimiz binanın niteliklerinden şikayet ediyoruz. İsteklerimizi tam olarak karşılamadığından yakınıyoruz.

Sonunda beklenen oluyor! Hayal kırıklıkları, can acısı gelip çalıyor kapımızı. Kalbimizde bir yara daha açılıyor. Bağırıyoruz ardından, neden öyle olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Cevabını bulamıyoruz.

Biraz zaman geçiyor. Külleniyor içimizin ateşi, sakinleşip alışıyoruz. Hayat eski haline dönüyor. Sevginin açlığı yine sarıyor bedenimizi. Tam da o zaman, biriyle çarpışıyor yollarımız. Ve sil baştan, yeniden aynı oyunları oynuyoruz, bir oyunun içinde olduğumuzu bilmeden. Biz aşkı kime emanet ediyoruz?